ağustos böceği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ağustos böceği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2015 Cumartesi

DÖNGÜ



"Neredeydin", diye bağırdı çocuğuna. Sinirliydi. Her an çocuğun suratında beş parmağın o kulak çınlatan travmasını yaşatabilirdi. Ama bekliyordu. Haklı olmayı bekliyordu. Sinirlenmeliydi. Daha çok sinirlendirmeliydi kendisini çocuğunun vereceği cevap.

Uzun bir bekleme oldu. Çocuk cevap vermedi. Annesinin eli suratında patlamadı. Mutluydu. Annesinin uzattığı eli tuttu. Ve akşam, geceye yelken açmışken evlerine doğru sonsuza kadar sürecek bir döngünün parçası olarak olarak yürüdüler.

Ve çocuk Giderken bana bakıyordu. Döngünün yıpratıcı olduğunu biliyordu heralde. Kaçmak, kurtulmak istiyordu ondan. Bende aynı istekle arzuluyordum bunu. Ama annenin bulaşık suyu kokan ellerine sıkıca bağlanmış eller kaçma teşebbüsüne giremedi...

30 Kasım 2014 Pazar

YAZ ve LOVE


Elmalar daha olgunlaşmamıştı. Ceviz kargaların hışmına uğramamıştı. Karafatmalar evlerde cirit atıyordu. Kediler analarının karnından yavaşça çıkmaya başlamışlardı. Hala yıldızlar görülebiliyor, güneş ten renginizi değiştirebiliyordu. Mevsimlerden yaz aylardan temmuzdu. Aşk kokuyordu dört bir taraf. Çığlıklar yükseliyordu arşa. Yataklar gece gündüz ter kokuyordu. Yastığın rengi değişmişti, battaniyenin ipliği sökülmüştü. Tenler yorgunluğu unutmuştu. Ölüm çoktan unutulmuştu…

12 Mayıs 2014 Pazartesi

UYKUYA HAZIRLIK


Gecenin kapısını üzerinize kitleyen biri oldu mu hiç? Kilitledikten sonra o canavar adımların sesinin giderek azaldığını ya da... Böyle bir şeyi yaşadınız yada hissettiniz mi?

Kendini kilitlenmiş bir odada ya da hücrede nedensiz bulmak çok garip. Heyecanlı. Gerilim yüklü. Korkutucu. Böyle işte. Sıkışıklık. Karabasanların uğrak mekanı haline gelme.

Nedensiz. Sebepsiz.

Sıkıcı. Ve de ölümcül.

İyi bir şey yaptığını sanırken. Deli gibi binlerce kelimeyi gözlerinle taciz ederken.

Ve uyku. Tek gerçek. Yarına uyanmanın en iyi yolu.

Yarın. Gelecek. Plansız gelecek. Hazır gelecek.

Ve gerçekten uyku...

TATLI VE DOLGUN BAKIŞLAR


Kitaplar arasında usulca dolaşırken, tatlı ve dolgun bir bakışın üzerinde olduğunu hissetme. Gerginleşiyorsun. Ona bakmak istiyorsun ama yanlış anlayacak diye korkuyorsun da. Kafanı ona doğru çeviriyorsun. O, kafasını başka yöne çeviriyor. Utanıyor belli ki. Okuduğu kitaba gömülüyor birden. Ve kelimeler arasında boğulduğunu görüyorsun.

Elinde dört kitap. Kalın ve merak uyandırıcı. Ödünç alma işlemlerini yapmak üzere görevlinin yanına gidiyorsun. Tatlı ve dolgun bakışları yokluyorsun arkanı dönüp. Gözlerinin bir kısmını kelimeler, diğer kısmını da sana odaklamış.

Sonra onu en rahat görebileceğin masaya oturuyorsun. Ve bu yazıyı yazıyorsun...

REKLAM


Seni yaşatmayıp ömründen biraz daha alacak alan kolanın reklamı. Birinden duymuştum; kötü bir yazar ama iyi bir reklamcı: 'Reklam, her zaman yalandır.' Bu doğru. Harfi harfine. Reklamın iyisi kötüsü olmaz derler ya, doğru aslında. İnsanları en iyi nasıl kandırabilirim sanatının diğer adıdır bence. Bence değil, herkesçe...

Kocaman panolarda ismini gördüğünüz yazarın kitabı; yazarın ismi gibi kötü. Otuz liraya yakın olan kitabın fiyatı da tam bir ironi. Çık çıkabilirsen işin içinden. Bir insanın kustuğuna para verip yemeye benziyor bu.

Kendine bakmak da önemli aslında. Sorgulamak. Olmayan kitabının reklamı... Onun hiç yoktan kitap yazacak kadar müsvettesi var. Ya senin? Çok müsvetten var ama kitap olacak kadar yok. Bir reklam ajansını mı aramalıyım?

8 Mayıs 2014 Perşembe

MAVİ VE KIRMIZI



Elmacık kemiğinin mideyi alevlendirmesi. Dokunduğun et parçasının seni planladığın işten alıkoyması. Gökyüzünün mavi olduğunu unutman.

Ne yapabilirsin ki böyle bir durumda? Kendini bir köşeye kıstırılmış hissetmek mi? Hayır, bu değil. Özgürlüğünü sonuna kadar yaşaman mı? Hayır. Bu hiç olamaz. Kafanı kaldıramayacak kadar kör olman, özgürlüğünü kaybetmendir bir bakıma.


En iyisi salıvermek kendini. Ölüm akıtan şelaleden bırakmak kendini sonu görünmeyen ruhsuz suya. Kelepçeleri çözmek bileklerindeki. Olmayacak bir duaya amin mi demek bu şimdi? Hayır; gökyüzünün mavi olduğunu yeniden hatırlamandır.

10 Mart 2014 Pazartesi

ŞEY



Zor olan bir şey,
hatta imkansız.
Ancak rüyada görülebilir.

Gözlerin en güzeli.
Seslerin en kedi seslisi.

Ama

sadece yazabildiğim,
dilime kelepçe taktığım,
ahmaklığımsın...

6 Mart 2014 Perşembe

ŞİİRSEL

                           


Güneş daha önce hiç böyle yakmamıştı.
Çingene karasına dönmemi istiyordu sanki.
Esirdim, zalim ve terleten kollarında.
Kurtulamıyordum; kışı ilkbahara çeviren eritme gücünden.

Bembeyaz bir serinlik* belirdi arkamda.
Sinirinden yüzünü gözünü cırmalayan bir serinlik.
Kedi sesli ama köpek seven serinlik.

Kurtuldum çakma cehennemden.
Ter kokturan fırından.

Kurtuldum incecik kollarını boynumda hissederek.

Yıkıldım;
hissettiğimin yalan olduğunda ağlayarak.

Koştum;
acı veren yalnızlığımın içinde boğularak...


            *PLATONİK olmak AHMAKLIKTIR

2 Mart 2014 Pazar

KALEM




Kalem;
yazarken;
çok zarif ve girişken.

Ama.

Öyle kös kös bakarken,
suskun ve halsiz.
Uyurken…

BALKONDAN YAZIYA




Çürük elmalar bir bir düşüyordu garajın üstüne. Kargaların elma sevdiğini öğrendim böylelikle.  İçindeki kurtları da salata niyetine yiyor olabilirler ya da tam tersi. Uzak minarelerden ezan sesleri geliyor. Ve kargalar elma yemeye devam ediyorlar.

Bir dağ görüyorum uzakta. En tepesinde bir ev. Kim, ne amaçla orada yaşamak ister ki? Tüm dünyadan kaçmak mı amaç, yoksa tüm dünyayı ayaklarının altına almak mı? Onlara, orada yaşayan insanlara özeniyorum. Yalnız, sessiz, doğayla baş başa bir dünya. Aptal ahlak bekçiliğinin meslek haline getirildiği iğrenç mahallelerden kurtulmak. Bu gerçekten mükemmel bir fikir. En yakın zamanda bu ilginç dostlarımla tanışmaya gitmeliyim. Oraya çıkmanın yorucu olduğunu bilsem de bunu yapmalıyım…

SATRANÇ





Elimde Marc Levy’nin GÖLGE HIRSIZI. Az önce bir insanı öldürmeye yetecek kadar sinir ve nefretim vardı. Kitabın sayfalarını çevirirken, sinirimin sanki şırıngayla çekildiğini hissediyordum.

Elimdeki sıcak çayı rüzgara doğru tutup ona işkence ederken, diğer yandan da düşüncelere dalmış hatta boğulmuştum. Ne düşündüğümü bilmeden düşünüyordum.

Sustum. Çayımı bitirdim. İkincisini istedim. Arkadaşımı satrançta yendim. İkinci oyunda berabere kaldık. Üçüncüsünü oynamadık.

Çay buz gibi olmuştu.

Ben buz gibiydim.

Zaman akıp geçmişti buzların üzerinden...

DAĞINIK




O kadar saçma geliyor ki artık her şey, şu yazdığım cümlenin bile dağınık durmasından rahatsızlık duymuyorum.

Tutarsız cümleler savurmada top on’dayım.

Hayattan bir anlam çıkarmaya çalışıp, anlamsızlığın tam ortasına gömülende benim.

Söylediği hiçbir sözden pişmanlık duymamış gibi görünen, fakat diğer yandan da içten içe kavrulup keşkelere boğulanda benim.

Binlerce sayfa kitap okuyup, derdini, aşkını hatta hiçbir şeyini hiç kimseye açamayan da benim.

Aslında insanları sevip, bazı lağım surata benzeyenleri gördükten sonra onlardan soğuyan da benim.

Kusursuzluğu arayan fakat kusurların tam merkezinde olan da benim.

Zıtlıklardan nefret edip, kendime zıt yaşayan da benim…

KOYUN




Bir sanatın icra edilememesi için bütün engelleri içinde barındıran insanlarla yaşamaktayız. Özgür düşünmenin, onları eyleme davet etmenin idamlık bir suç olduğunu iddia eden insan kılıklılarla yaşamaktayız. Rejimi, inandığı tanrısından daha çok seven insanlarla birlikteyiz.

Buram buram gelen bu kokunun ne olduğunu biliyor musunuz? Koyun sürüsü. Her tarafta, yanımızda, evimizde, işimizde daha da kötüsü dünyamızda… Düşünmeyi unutan birinin söylediği yalanları düşünmeden kabul eden koyun sürüsü…

EMPERYAL




Para; acı bir mide sancısı.
Bir mecburiyet sanki bir mecburiyet.
Düşünme yok edilirken ülkelerde.
Çıkar göklere o münasebetsiz düşünce.
Düşüncesi olmayan düşünce...

18 Şubat 2014 Salı

1 OCAK (KÖRLEMESİNE GÜNLÜK)



Büyük AVM'nin içindeki dev kitapçı, AVM'nin kraliçe karıncası gibiydi. İlk kitapçıya gelinirdi, sonra da buradan giyim mağazalarına dağılınırdı. Bu bir hürmet meselesiydi. Bilenin eli hep öpülürdü.

Ben de herkes gibi ilk önce kitapçıya girdim. Kalın ve beyaz çerçeveli gözlük ve koyu yeşil golf pantolonumla iyice kamufle olmuştum. Hiçbir arkadaşım beni bu şekilde tanıyamazdı. Ben de bunu istiyordum zaten.

Hiç kimseye bakmadan "Yeni Çıkanlar" reyonuna doğru ilerledim. Aradığım kitap bir karış uzağımda, rafın en solundaydı. Sağımı solumu kontrol ettikten sonra hafif tozlanmış kitabı yerinden çıkardım. Kitap; hayranı olduğum porno yıldızının, pornoyu bıraktıktan sonra yazdığı ilk romandı. Pornoyu bırakmasına sevinmiştim ama kitap yazmasına hayır. Çünkü; sex konusunda uzman olan bir kişinin sex dışında anlatacağı bir şey olamazdı. Ve bu; edebiyatın bokunu çıkarmaktı bir bakıma. Aslında, öyle edebiyattan da anlayan bir tip değilim ama edebiyata pornografinin girmemesi taraftarıyım.

Kitabın arka kapağında üstsüz bir kadının resmi vardı. Kasadaki kız, kitabı satışlara işlerken gözlerini kadının minnacık göğüslerine sabitledi. Çok dikkatli inceliyor ve kendi kendine yorumluyordu:
"At gibi vücuda bok gibi göğüs. Tıpkı benim gibi."

Kahkaha attım. Dişlerimi açıkta görünce o da gülmeye başladı. Ama sinsice. Benim bir sapık ve piç kurusu olduğumu düşünüyordu heralde. Sırf bu resim var diye bu kitabı aldığımı da.

Para üstünü avucuma bıraktığında "iyi okumalar" dedi yapmacıklı bir şekilde. Ben de yapmacık bir "teşekkürler" diyecektim ama demedim. Gözü bendeydi, gözüm göğüslerindeydi. Tıpkı kitap kapağındaki kadınınkiler gibi minnacıktı. Haklıydı.

Dalmıştım. Yaptığım şey çok sapıkçaydı. Malzeme bandının üzerinde bulunan sol koluma cimcik attı. Kendime geldim. Elimi tuttu ve bir kart bıraktı kitabın bulunduğu poşetin içine.

Gülüyordu. Dişlerini göstermeden. Ben ona bakıp giderken. Gidemeyip de kapıya çarpıp düşerken...

Rock'n Coke



Rock'n Coke.
Yıl 2005.
Sahnede Ceza. Ben Dj kabininin arkasında seyrediyorum onu. Funky-C kabinde coşturuyor milleti. Sahtiyan'da eşlik ediyor Ceza'ya.

Deli gibi bağırarak eşlik ediyorum ben de. Ama mikrofonum yok. Funky-C susturma çabasında beni. Sonra beni unutup o da gaza geliyor. Ve sağlam bir "yeah" çekiyor.

Binlerce insan var. Rude Boy'la coşuyorlar şimdi. Herkes çılgınca eğleniyor. Tıpkı bizim gibi. Her şey sıcak, terli ama herkes mutlu. Şapkamın altındaki havlunun yerini değiştirirken Funky-C ne yaptığımı soruyor. Sormuyor aslında, bağırıyor. Bu kolonların altında konuşmak çok zor. "Araplara benzemişsin" diye de ekliyor ben cevap vermeden.

Şarkı bitiyor. Arkalarda "Kıraç" diye bağıran bir grup piç kurusunun sesi yankılanıyor. Rap'e ve rapçilere küfreden bir adamın ismini ibnece zikrediyorlar. Sonra dayak yiyorlar tabi.

Ve Ceza. "Siktirin gidin" diyor onlara. Gidiyorlar. 

Ben de, Funky-C'yle sıradaki parçanın fonunu ayarlıyorum. Ve başlıyor yeni şarkı. 

14 Şubat 2014 Cuma

SİYAH DÜNYA

Siyah. Benim için hayatın rengi. Hayatın anlamı ve bir sürü kahrolası düzen. Aslında düzensizlik. Yani genel anlamıyla hiçbir şey. Yaşamanın zor olduğu dünya. Karşıdan karşıya geçerken birisinin koluna girmesi gereken dünya. Sana acıma duygusuyla bakanların çok çok çok fazla olduğu dünya.

Gözlerinin görmediğinin bilincine varmak, hayata karşı en büyük isyanı başlatma anıdır. Neden böyle yaratıldığını, o yüce ve dokunulamayan gücü sorgularsın. Birilerinin o aptalca nasihatlerini duydukça, seni yarattığı söylenilen o güce isyan edersin. Çünkü bu aptallıkları duyasın diye yaşamıyorsundur. Kendini öldürmek istersin çoğu zaman. Ama öldürecek aletin yeri, hep ulaşamadığın ve göremediğin ince noktada olduğundan sadece ağlarsın.

İşte böyle boktan bir şeydir kör olmak. Siz; gözleri görüp benim söylediğim ve yazıya çevirilen bu sözleri okuyanlar. Biz böyle lanetlenmiş varlıklarız işte. Siz siz olun, bize acımayın. Çünkü sizi lanetleriz. Her gün bana bakıpta acıyan orospu çocuklarına, çarpılsınlar diye binlerce kez dua ediyorum.

Ne kadar lanetlenmiş olsak da, siz, bizleri kendinizden bilin. Acımayın. Sadece kolumuzdan tutun ve yolun karşısından geçirin. Teşekkür beklemeyin. Bizi acınacak duruma düşürmeyin. Lanet olsun...

11 Şubat 2014 Salı

TABUT



Gözlerimi açamıyorum. Sanki bir japon yapıştırıcısı sürülmüş gibi göz kapaklarımın birleştiği noktaya.

Kollarımı hareket ettiremiyorum. Tımarhaneye yatırılan bir deliye giydirilen elbise sanki üzerimde.

Islağım. Az önce yıkanmış ve kurulanmamış gibi. Hem de buz gibi çeşme suyuyla.

Sesler geliyor. Namaz. Evet, namaz kılıyorlar. Soğukta? Dışarıda?

Namaz bitiyor. Hoca bağırıyor: "Nasıl bilirdiniz?". "İyi bilirdik" diyorlar hep bir ağızdan.

O an gözlerimi açabiliyorum. Çürümekte olan, yeşile boyanmış tahta tabutun içerisindeyim. Bir bok böceği, göbeğimin üzerinde geziniyor. Onu atmak isterken tabutu açıyorum. Herkes, ikinci kez "İyi bilirdik" dediği anda "İyiyim tabi eşşoğlu eşekler" diyorum. "Sizden daha sağlıklıyım hem de."

Sessizlik.

Bir cesedi toprağı gömmeyi, dünyanın en kutsal işi sayan topluluk donup kalıyor.

Çıkıyorum tabuttan. Kefeni hocanın önüne atıyorum. Götüm başım açık, kalabalığın aptal bakışları arasında evime gidiyorum...

BİLMEK



Hiç alkol almamış biri, alkolün zevkini nereden bilebilir?

Hiç sevişmemiş biri, sevişmenin zevkini nereden bilebilir?

Hiç sigara içmemiş biri, sigara içmenin zevkini nereden bilebilir?

Hiç ölmemiş biri, ölmenin zevkini nereden bilebilir?

SİYASET



"Hemen çıkıyorum" diyor telefonda konuştuğu siyasetin zengin yaptığı adama

Koşar adımlarla parti binasına gidiyor. Terlemekten nefret ediyor ama bu hızlı adımlar bu sıcakta vücuttaki suyu dışarı çıkarmaya hevesli. Aslında siyasetten de nefret ediyor. Ama işsiz. Cepten yiyor. Partiye destek verip iyi bir işe girmeyi umuyor. Bu yüzden adımlarını daha da hızlandırıyor.

Babası ona tavsiye etti bunu. "Bak, bu seçimde bu parti kazanacak. Sen de işin ucundan tut ki, bir şeyler kapasın." O da azimle seçim çalışmalarına destek veriyor. Çok zeki değil. Hatta gerizekalı da denilebilir. Ama aşırı fanatikliği onu hep bir adım öne çıkartıyor. Konuya hakim olmadan ateşli konuşmalar yapıp, düşünmeyen kitleyi etrafında toplayabiliyor. Ama onun derdi bu değil. O 'kısa yoldan en güzel işi nasıl kapabilirim?' in peşinde.

Parti flamalarını görüyor. Siyasetin zengin ettiği adam tekrar arıyor: "Hadi oğlum nerdesin?". "Görüyorum sizi" diyor. "Oradayım."

Okkalı bir küfür savuruyor siyasetin zengin ettiği adama. İçi onun gibi biri olmak için yanıp tutuşuyor. 'O nasıl yalanlar söyleyerek, çalarak, çırparak zengin olduysa, ben de olacağım' diyor. 'O zaman kral olacağım kral' diye de ekliyor iç geçirmelerine.

Birbirlerine en iyi porno yıldızını gösteren kitlenin içine girdiğinde 'Reis' ve 'Başkan' nidaları yükseliyor. O da elini havaya kaldırarak bu sevgi gösterisine karşılık veriyor.

Siyasetin zengin ettiği adam karşılıyor onu. Ve 'nasıl daha zengin olunur?' un siyaset dilinde hararetli bir sohbete dalıyorlar...
Bu blogta yer alan yazılar üzerindeki 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu altında düzenlenen tüm maddi ve manevi haklar eser sahibi olan Ahmet Kaya'ya aittir. Söz konusu içerikler eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, işlenemez, değiştirilemez veya başka internet sitelerinde ya da basılı veya görsel yayın yapan diğer mecralarda yayınlanamaz.